Cengiz ATİLA
Eşme-İzmit, 17.09.2010
Bizim çocukluktan delikanlılığa kanat çırptığımız zamanlarda evden kaçıp İstanbul'a gitmek ve çeşitli serüvenler yaşamak moda idi. Hele de, birkaç yıl sürünüp façayı düzmüş, gelirim-gidirim yerine geliyorum gidiyorum'u becererek konuşma yeteneği edinip döndükten sonra da serüvenlerinize hikâyeler uydurup ballandıra ballandıra anlatmak; daha da moda idi. Böylesi bir heves hatta aşırı istek Sarıkamış'ta Nusret'in Kahvesinde filizlenir, İstabul'un Sirkeci semtindeki Turan otelinde noktalanırdı. Ama nasıl? İstanbul'a gitmek için gerekli harçlığı önce temin edeceksin. Babanın öküz almak için dişinden tırnağından kısarak biriktirdiği 300-400 liraya göz koymak en kolayı. Bu iş tamam. Sarıkamış'tan İstanbul'a gitmek için seçeneksiz tren yolculuğu. Önceleri Erzurum'a sonradan da Horasan'a kadar tekavül treni ile gidilecek, orada dört gün üç gece sürecek kömürlü İstanbul trenine binilerek İstanbul'a vasıl olacaksınız. Otobüs işletmeciliği yeni yeni başlamış. Sarıkamış Kars arasında kamyondan bozma ESEN otobüsleri çalışıyor. Saat dokuzda Sarıkamış'tan Kars'ı niyetleyip yola çıktığınızda ikindi namazı vaktinde Kars'a gitmek Şans sayılırdı. Çünkü, yollarda birkaç kez lastik patlar, karbüratör su kaynatır, benzin biter ve benzeri arızalar muhakkak yaşanırdı. Şimdilerdeki uçaktan farksız otobüslerin "direkt" olarak İstanbul’a sefer düzenlemesini kimse hayal edemezdi. Edemezdi, çünkü Türkiye'nin bütün karayolları toprak bilemedin stablize idi. Alternatif İstanbul' gitme imkânı Hopa'dan vapurla 7 gün süren vapur yolculuğu idi ki bu da Sarıkamışlı macereperetler için hiç te uygun değildi. Uzantılarının taarruzlarına hedef olmamaya tedbir; bu yazımda olayları yaşamış
kimselerin gerçek adlarını kullanmadan yazmaya çalışacağım. Ya da takma adlar kullanacağım. Nusret'in Kahvesinde İstanbul'a tüyme kültürünü tamamlayan CONİ istasyondan İstanbul biletini almasına rağmen babasına yakalanmamaya tedbir Aşıt'a kadar yürür ve orada dekavül trenine biner. Mutad yolcular gibi O da dekavülün keyfini çıkara çıkara İstanbul Treninde bulduğu üçüncü mevki kompartımanın raflarından birine ağzı sıkıca büzülmüş torbasını yerleştirir.
Yolculuk arkadaşları ile tanışır. İstanbul'a gidiş sebebi de "Abisi istemiş" olur. Yemek vakti geldiğinde arkadaşları "Restorant" dedikleri yemek vagonunun yolunu tutarlar. O hala karar vermemiştir. Elini babasından aşırdığı üçyüz liradan kalan para demetinin üzerine koyduktan sonra "benim onlardan neyim eksik" diyerek O da gider bir masaya kurulur. Garsonluk görevini yapan memurun tecrübeli olduğu biraz yaşlanmış olduğundan belli. Hemen bizim Coni'nin bir "GUŞ" olduğunu anlamakta gecikmez. Siparişini almak istediğinde de bizimki derki,
-Garson pirzola var mı?
-Var ama biraz pahalıdır. Sen onu yiyemezsin. Ben sana güzel bir çorba getireyim. Biziki diklenir.
-Niye yiyemirik gardaş. Hele de tabağı kaça?
-Bizde porsiyonlar büyüktür. Porsiyonu yirmi lira.
-Aboyyy igirmi pangınot heee? Bah şimdi yiyemem. Sen ey diyirsin, bir çorba getir somun da çohh olsun.
Bu minvel üzre üç gecenin bitiminde dördüncü günün başlaması vaktinde bizin Coni'yi torbası sırtında Haydarpaşa Garında duvar ve tavanları avel-avel seyrederken görürüz. O vapur yönelip boğazı geçene kadar biz biraz Turan Otelinde O'nu bekleyen yosunların arasına gizlenmiş timsahlardan söz edelim. İkisi de Sarıkamış'lı. Biri İnönü mahallesinden. Uzun boylu gara bıyıklı. Devamlı başında Panama şapkası bulunan paltosunu hep omuzlarına kartal-kanat atan, yumurta topuklu rugan ayakkabılarını tabanlarına basarak giyen, bir elinde tesbih, diğerinde devamlı uca yanan bir ağızlık bulunan, Sarıkamış’ın millî Külhanbeylerinden biri. Biz O'na "Yaprak" ismini verelim. Diğeri İstasyon mahallesinden. Kıyafeti klasik bir Âzeri kıyefeti. Dişlerinin çoğu düşmüş. Kalanlar da tütün rengine bürünmüş düştü-düşecek derecede sallanıyor. İstasyomdaki T.M.O.’nin kadrolu hamalları ile epey çalışmış,sonunda bir yolunu bulup onlara "HAMALBAŞI" olmuş.alım bitince de İstanbul'a gelmiş Turan Otelin'de Yaprak ile tanışarak bir şirket kurmuşlar. Şirketin işlevi "Sarıkamış'tan gelen guşlerı soyup soğana çevirmek."Biz O'na da "YONCA" takma adını verelim.
Sirkeci'ye adımını atan Coni sora öğrene Turan Oteli'ni bulmakta fazla zorlanmadı. İçeri girer girmez Yaprak yerinden fırlıyarak "Vay be sen buıralar? hoş gelmişsin, beş geşmişsin, iyi ki gelmişsin. "diyerek boynuna sarılır yanaklarından anlından öper kucaklar. Sonra da Yoca'ya hitaben" Ola yonca bah hele kim gelmiş." der.Yoca2da bir telaş yerinden kalkar "Bah hele benim gardaşımın oğlu gelmiş." diyerek öper kucaklar. Otururlar. Hal hatır teatisinde bulunurken çay bardakları da dolar boşalır.Sonunda sadede gelirler. Coni gelişini ve sebeplerini saf saf anlatır. Yaprak derki. -Sen heç merak etme.Eyi ki bize rastladın. Biz ölmüşmüyüz? Senin sahibin biziz. Al benim kartvizitimi. Hemen iki sokak ileride şirketimin yazıhanesi. Bu gece bu otelde yat, dinlen. Yarın ben bizim şirketin yatakhanesinde bir yatacak yer ayarlatırım, bir de münasip iş veririm yatar kalkar geçinip gidersin.
Tam bu sırada Yonca söze karışır.
-Ama Yaprak abi çocuk buraların yabancısı. Her taraf yankesici dolu. Parasını harçlığını muhakkak vurgun ederler.
-Onun kolayı var. Ver paralarını ban bizim vezneye vereyim kasaya koysun, harçlığın bittiğinde azar azar alırsın
Coni'ye bir yirmi lira bırakır, ikiyüz lirasını şirketin veznesindeki kasaya koymak vaadi ile alır savuşur giderler. Onlar gider otelin garsonu elinde iki çayla gelir, Coni'nin yanına oturur. Yatak parasını aldıktan sonra derki.
-Bak delikanlı, sen onları da onlara verdiğin parayı da unut. Yarın bir iş bulup başının çaresine bak. Onlar böylesi dolandırıcılıkla geçiniyorlar. Coni şaşkın ve çaresiz. "Şaka yapma abi. Baksana kartvizitlerine. Biri şirket sahibi, diğeri TARİŞ'in Muamelat Müdürü. Yok canım tenezzül etmezler benim parama. "Sözlerini teselli olarak söyler. Garson, ertesi gün elinden tutup bir bir lokantaya götürür. Bulaşıkcı olarak yerleştirir. Bizim Coni bir ay ahlar-oflar çekerek çalışır. Altmış lira aylığını alınca da bir gün tatil yapmak için ustasından izin ister. O zamanlar capone kol ve mini etek moda. Bizim coni gördükce zaten tahrik olmuştur. Mahallelerin arasına dalınca da Nusret’in Kahvesinde edindiği" İstanbul'da O iş serbest. Hangi kapıyı çalarsan çal kimse seni boş çevirmez" sözünü hatırlar. Bir evin kapı ziline basar. Pencereye bir kız çocuğu çıkar.
-Buyur amca kimi aradın?
-Anan evde mi?
-Evde amca ne yapacaksın?
-Şeyyy, gelmişken dedim o işi yapah da gidah.
O arada evin erkeyi kıza derki "içeri gelsin"
Coni'yi içeri alır merdivenin başında komşuların yardımıyla eşek sudan gelene kadar dayak ziyafeti çekerler.
Kolu da kırılır. Sonra bir subay emeklisi Coni'nin saflığına acır merhamete gelir. Hastahanede tedavisini yaptırır, Haydarpaşa'ya geçirir, tren biletini alır" Hadi aslanım buralar sana göre değil. Doğru köyüne evine. " Diyerek yolcu eder. Trende bilet kontrol işlerini bitiren Kondoktör gelir yanına oturur. "Geçmiş olsun "diyerek ilgilenir. O da serüvenini yazdığım gibi anlatır. Kondoktör derki. "PEKİ SEN DİDİNCE NELER ANLATACAKSN?" Coni derki.
-Tirenci emmi, yol uzun zananda var. Gidene kadar ben de münasip bir yalan düzerim herhalde. Sen hiç merak etme. Der.
|