Sevgili Hemşehrilerim,
Bu site basın ahlak kurallarına uymayı alenen kabul eder. Hiç bir kişi, kurum ve kuruluş aleyhinde yazı yazmamaya önem gösterir. Hiçbir siyasi görüşü desteklemez ve devlet büyüklerinin tümüne ayrım gözetmeksizin aynı şekilde saygı kuralları çerçevesinde davranır ve bu durumu bozacak hiçbir yazının yayınlanmasına müsade etmez. Kişileri, ırk, din, dil ve renk gözetmeksizin herkesi eşit kabul eder ve birinin diğerine üstünlük sağlayacak şekilde yazı yazmasına müsade etmez.

Sitemizde bulunan tüm bilgi ve belgeler art niyetli kullanım dışında diğer kardeş siteler tarafından kaynak belirtmeksizin kullanılabilir. Sitede yayınlanan kişilerin kişilik haklarını engelleyecek, aleyhte durum oluşturacak hiç bir yayına müsade etmeyecektir. Bu durumda mağdur kişi lehine taraf olacaktır.

Sitemiz Sarıkamış'lıların tanıtılması, kendilerine güvenin artırılması ve birlik beraberlik ruhunun oluşturmasını kendisine amaç edinmiştir. Bu bağlamda her türlü öneri ve çalışmayı desteklemektedir. Sarıkamış adına yapılacak her türlü etkinlikte bulunmayı görev kabul eder ve bu istikamette yayın yapar.

Saygılarımızla,
Bildirim
  • Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default style
  • blue style
  • red style
Çarşamba, 08 Şub 2012
YOU ARE HERE: Anasayfa Makaleler Cengiz ATİLA Yazıları (II) 1956 YILI ŞUBAT AYINA DENK GELEN RAMAZAN AYI

1956 YILI ŞUBAT AYINA DENK GELEN RAMAZAN AYI
Cengiz ATİLA
Eşme-İzmit, 12.8.2010
 
Dini inanç ve itikat bir yana, şartlar ne olursa olsun bu yaşıma kadar hiçbir gün orucumu yememişimdir. Hangi yaşta başladığımı da hatırlamıyorum. Ramazanın aileden gelen bende bir kutsallığı var. Artı, sağlığıma da iyi geldiğine kendimi inandırmışım. Halk arasında bir söyleme alışkanlığı var. "AHHH O ESKİ RAMAZANLAR, O ESKİ BAYRAMLAR." diye. Bu söylem biraz "LAF OLA BERİ GELE" gibi geliyor bana. Çünkü ramazanın da bayramın da varlıkla ve refahla yakın ilgisi var. Oysa O yakınılan geçmişte dünyadaki tüm ülkeler gibi ülkemiz de yoksuldu. Yoksulluğun içinde kaliteli ramazan geçirerek bayrama şad ve şenlikle kavuşmak olası değildir. Olası olan; sadece ve sadece "KANAATTİR." 1955 yılında arpa-buğday tarlaları taştı devrildi. Ekinlerin içinde atı öküzü görmek mümkün değildi. Gel gör ki bu görünen bolluk ve bereket devamlı yağan yağmurlar nedeni ile biçilemez, taşınamaz, harman edilemez duruma geldi. Ekinlerin bir kısmı tarlada bir kısmı harmanda küflenip çürüdüler. Kimse bir avuç tahıl evine ambarına koyamadı. Ve millet 1956 yılına ser sefil girdi.

Ben de o yıl kışı kahvelere dadanarak geçirmemek için Selim'in Bozkuş köyünde Öğretmen Vekilliği yapmaya başladım.(Daha Öğretmen Okulunu bitirememiş diplomalı öğretmen olamamıştım.) O yıllarda Selim'in ilçe olması çıkmış ama henüz bazı müesseseler Sarıkamış'tan idare ediliyor. Bunlardan biri de MAARİF MÜDÜRLÜĞÜ. Bozkuş, Selim'e 18-20 Km. de Allahıekber dağları arasına sıkışmış 4500 M. rakımda sapa bir köy. Evliyim. Bir çocuğu muz var hanımım ikincide de hamile. Babam "Evi götürme sen git başının çaresine bakarsın. Çoluk çocuğu oralara bu kış günü götürüp perişan etme." dedi. Münasibi de buydu. Okulun küçük bir odası var, orada barınıyorum. Kış ağırlaş tı ramazan da gelip çattı. Soba da yok yakacak odunda. Durumu okulun müdürü Musa Lale'ye anlattım. O buzhane gibi odada donacağımı söyledim. Durumumla ilgilendi. Köyün genel durumuna göre biraz ekonomik durumu düzgün olan birinin misafir odasına yerleştirdi. Şubat ayının ilk günlerinde ramazanı niyetle dik. Kumanya olarak yüz gramlık paket çayın yarısı, yarım kilo şeker, biraz peynir-zeytin ve tahta bir kutunun içinde kalmış biraz Zile pekmezi. Ekmeğimizde arpa ekmeğiydi. Daha ramazanın ilk günleri idi ki bir kar, bir tipi, bir boran başladı ki sanki kıyamet kopuyor. Kimse evinden dışarı çıkamıyor. Köylüler, hayvanlarını komlara su taşıyarak hayvanlarını suluyorlar. Kurtlar tilkiler kapı önlerine kadar sokuluyor, kaza tavuğa saldırıyorlar açlarından. Bu gün açar. Yarın inşallah açılır derken iki hafta bu tempo ile geçti. İftar vakti oldu mu kaynayan suya bir-ili DEN çay atıp sarartıyorum. Arpa ekmeklerini de borunun üstüne dizerek yumuşatıp sayılı zeytinle, az buçuk peynirle pekmez kutusunun dibi ne lokmaları sürerek iftarımı yapıyorum. Yatınca da ağzımı suyla çalkalayıp ertesi günün orucunu niyet ediyorum. Söhör möhör yok. Köyün dünya ile irtibatını ben sağlıyorum. Selim'e Sarıkamış'a gideceğimi öğrenen köylüler akşamdan kaldığım odaya doluşuyor her biri bir şey ısmarlıyor. Çoğu da para vermiyor. "Hoca sen getir helbet bişe ederik." diyorlar. Oysa hocanın almış olduğu maaş topu topu 105 lira. Allah O yılları bir da ha göstermesin. Her şey kıttı çokşey de yoktu. Gaz karaborsa. Çayı-şekeri belediye nüfusa göre karne ile veriyor. Bu kadar olumsuzluklar içersinde bereket versin ki genç im kayak kaymasını da biliyorum. Boş olaraktan kayakla Bozkuş'tan Selim'e bayır aşağı 45 dakikada geliyorum. Ama giderken sırtımda 30-40 kilo yükle tam 4,5-5 saate ancak gidebiliyorum. Bazen de yolumun üzerindeki Baykara köyünde Öğretmen Vekilliği yapan Kahveci Nusret'in oğlu Bahattin Ercan (FİLİ ile) yolculuğumuz denk geliyor beraber gelip gidiyoruz cumartesi pazarları Sarıkamış'a. Eve geldikçe doyasıya yemek yiyorum. Böylece ramazan boy nu bükük bitti, bayramı da ona benzedi. Bitmeyen bir şey varsa O da KIŞ'tı. Yine bir pazartesi günü Selim'den sırtımda 30 Kg. yükle kayakları ayağıma geçirip ikindi namazı vakti kendimi dağ yoluna vurdum. Bozkuş' a gideceğim. Söğütlü Ortakale köylerini geçmiştim ki gün devrilip akşam oldu. Akşamla beraber kar ve tipi de başladı. Göz gözü görmüyor olduğundan yolumu ye yönümü şaşırdım. Kalbim gümbür gümbür atıyor her tarafımdan ter söktü resmen donuyorum. Ayaklarım her adım atışta biraz daha güçsüzleşiyor, Azrail'i de hep peşimde hissediyorum. Zor da olsa tepeyi tırmandım. İleri de 5-6 evden oluşan bir mezra var. Bana göre bayır. Kayakların üzerine oturduğumu, bir müddet sonra da köpeklerin etrafımı sardığını hatırlıyorum o kadar... Beni bir gelin görmüş erkeklere haber vermiş. Üç gün sonra gözümü açtığımda Kars Devlet Hastanesinde olduğumu görevliler söylediler. Her tarafımdan fışkıran ateş, doktorların çabaları ile beşinci gün biraz düştü. Burnum kulaklarım parmak uçlarım hep delinip yara açıldı. On gün sonra taburcu olabildim. On beş gün de rapor verdiler. Bu anlatmaya çalıştıklarım "AK O ESKİ RAMAZANLAR O ESKİ BAYRAMLAR." diye şişinenlerin kulaklarını çınlatmak için. Şimdilerde Başbakan büyük kentlerin gecekondu mahallelerinde rast gele bir eve iftar vakti dalıyor, kurulu sofrayı görüp şaşırıyor, bir kuşsütü eksik. Bu durumu göz ardı etmek tam bir nankörlüktür.

Herkese hayırlı ramazanlar olsun der, Saygı ve sevgilerimi sunarım.
 
Yorumlar
Yeni Ekle
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."