Cengiz ATİLA
EŞME_İzmit, 20.01.2012
Bu gün 17 Ocak 2012. Günlerdir gündemden düşmiyen, haberlerin gazetelerin flaş haberi olarak gösterilen, dehşeti ve şiddetiyle insanları, kendine özgü özelliği, güzelliği, zevki, ve bereketi olduğunu görmezden gelerek korkutup sindiren BEYAZ OĞLAN öyle essahtan yağarak bizim de kapımızı nihayet çaldı.
Alıştıra alıştıra dünden başlamıştı. Usul usul, nazende nazende, yükseklerden yamaçlara, yamaçlardan eteklere her yeri, her şeyi usta bir ressam gibi beyaza boyuyor, kirliliklerden, gözlere ve gönüllere rehavet veren harika manzaralar yaratıyor belleklere perçinliyordu. Arada bir de temposunu arttırıyor tipi, hatta boran olup güç gösterisi yapıyor," ben buyum ve buradayım." diyordu.
Sabahleyin pencertenin perdesini açtrığımda,İzmit'in Eşme kasabasındaki Sapanca gölüne lebiderya evimde değil de elli yıl önceki Sarıkamış'ın Erenler mahallesinin 26 numaralı hanemizde olduğumu hissettim. Günlerdir karamsar haberlerden somurtkanlığa gömülmüş suratıma neşe geldi.
İlkin, gardrobun dibinde yata yata tembelleşmiş kayakçılıktan kalma boğazlı kazaklarımdan çıkardım,sıkıca giyinip aşağıya indim.
Küreği elime alıp tıpkı elli yıl öncesi gibi yolları açmaya, kapıları kürümeğe, karları temizlemeye başlayıp,kar'a- kış'a olan özlemimi bir güzel giderdim.
Sonra, hiç kar kış görmemiş sevimli köpeğimi alıp göl kıyısında uzun ve kudurgan bir yolculuğa çıktık. Ben kış'a ait tecrübelerimle onu karlarda boğuyorum. O da içgüdüleriyle,arka ayaklariyla karları bana savuruyor,zevkten dört köşe oluyor.Sonunda oynamaktan ve kudurmaktan yorulduk. Ama hiç üşümedik.Aksine terler söktü her tarafımızdan.
Biraz dinlenince,çatıdaki yıllardır biri birimizi görmediğimiz kayaklarımı hatırladım.İndirip tozlarını alıp, biraz bakım yapınca kar'ı görür görmez onların da keyfi yerine geldi. Bacaklarımın güçsüzlüğü yaşımın ilerlemiş olmasından olmalı ki, ben düştükçe başıma toplanmış mahallenin çocukları katıla katıla gülüyor,zevkten dört köşe oluyorlardı.Nihayet bit-iki sınama denemeden sonra çocuklara " Müdür dede uçtu, Müdür dede uçır. " dedirtebildim.
Hayallerimin ve hatıralarımın başıma üşüşmeleri, yazıhanemin sobasını yakıp, pencerenin önüne oturup, buram buram Sarıkamış kokan muhteşem kış manzaralarını seyretmekle başladı.
Geçmişte bende çok iz bırakmış olmalı ki; ilkin aklıma Sarıkamış'ın lâmekan garibanlarından sokaklarda sabahçı kahvelerinde ömrünü tüketen, o işlevini kaybetmiş ağsıyla harfleri ve heceleri yutarak MAVİLİM dediği ispirto ile beslenen GAMAROR geldi.
İstasyondaki Levazım Ambarından satmak için kömür toplıyan,bu işi yaparken de türlü çeşitli şiddetlere hakaretlere maruz kalan 11-12 yaşlarındaki,gözlerinde fer, dizlerinde derman kalmamış,feleğin sillesini yemiş zavallı çocuklar ikinci sırayı aldı.
Ve tabii bu karın ve kışın hatırlattığı diğerleri sıraya dizildiler.
Eksi 20 derece soğukmuş, iki metreye yakın karmış, göz gözü görmiyecek derecede tipiymiş demeden, mezbaanın çıkış suyunun kenarına kovalariyle " bir parça sakatat artığı yakalarım. " ümidiyle dizilmiş başlarını çulla, çaputla örtmüş, ayakları ıslak galoşları içinde dondu ha donacak olan yoksul evlerin kadınları.
Karın ve kışın tüm olumsuzluklarına rağmen " satar da ekmek parası ederim. " umuduyla bir ip, bir balta ile çağımızın süpermanları gibi kestirmeden ormanın yolunu tutmuş arka oduncuları.
Sarıkamış'ın gelmişini geçmişini en iyi ve en doğru bilen 101 yaşında ölen, bu meziyetini vasiyetiyle ölmeden önce bana miras bırakan, tekin olmadığı da değişik kimselerce de doğrulanan, Hancı Deli Hafiz derdi ki ; "Siz bunlara kış mı diyorsunuz? Öyle kışlar olurdu ki telefon direkleri kaybolur,komşu komşuya haftalarca gidemez eritilen karların suyu ile idare edilirdi." Ben kışların böylesini görmedim. Ama, köyümüz Karahamza'da köpeklerle tevşan tilki avlayıp kurt kovalarken,sonradan gerçek isimlerinin izalatör olduğunu öğrendiğim telefon direklerinin fincanlariyle kırç tutan karların üzerinden yürüyerek oynadığımız olmuştu bitirip tükettiğimiz yılların birinin kışında.
Baktım bu nahoş olayların bitip tükeneceği yok. Resmen kovup iyi şeyler düşünmiye başladım. İyi şeyler dedeğim karla, kışla ilgili çocukluğumuz.
Evet, çocukluğumuzda bir çok eksiğimiz vardı.Ama biz çocukluğumuzu engin bir özgürlük içersinde Ders- Dershane, okul, sınıf, ana baba baskısı ve stresi olmadan ÇOCUK gibi yaşadık. Kimimiz anamızın nalınlarını,kimimiz bir terazi kefesi, bir sahan, bir at bellemesi, bir çuval parçası, en kabadayısı kendi elcağızlarımızla yaptığımız hızekleri (kızakları) kaptığımız gibi Muhabere yakuşunun yolunu tutardık.(Şim.Gaziler Cd) Ellerimizin, ayaklarımızın donmasdına ramak kalır, yüzümüz kocabaş pancarı gibi mos_mor olurdu. Taa ki akşam olana, karanlık çökene, açlıktan geberene dek kadar. Tabii kaydığımız yerler cam gibi olur, insanların düşmelerine, kollarını, bacaklarını, bellerini kırmalarına sebebiyet verirdik.
Bazen de efsane Belediye Zabıta Başkomiseri Altıparmak'a enselenir kaydıklarımızı un-ufak ettirir eşşek sudan gelene kadar da sopa yerdik.
İnsan bu havada bu tür şeyleri hatırlar da Makimalıtüfek Tepesindeki kayak müsabakalarını hatırlamaz mı? Kendiliğinden doğal olarak oluşmuş tramplenden atlamaları, büyük ve küçük slalomları, inişleri, mukavemetleri insan unutmak istese bile unutamıyor.
Hele de Millî olmuş, Tefik Alaf'tarı, Osman Yüce'yi, Mahmut Eroğlu'nu, Cevdet Çakar'ı Zeki Şamiloğlunu Lütfu-Erdinç Uğur kardeşleri, Celâl Öztaş'ı, Ahmet Kıbıl'ı, Sami Özkazanç'ı, Ziya Şeremet'i, Muzaffer Baydar'ı, Muhlis Kos'u ve kayak sporuna gönül vermiş isimlerini sayamadığım çoğu akranım ve arkadaşım olanları sadece şimdi değil, her vesile ileanıyor (daha doğrusu hiç unutmuyorum) ölenlere Tanrıdan rahmet diliyor, kalanlara buradan sevgi ve selamlarımı yolluyorum.
Ve onları çok, ama çok seviyorum...
Sengi ve saygılarımla sunarım.
|