Cengiz ATİLA
EŞME-İzmit, 09.02.2012
Bu yazımı okuyan ya da okunduğunu dinleyen ölmemiş, emsallerim ve daha yukarı yaşlardakilerin gözlerinden damla değil, oluk gibi yaşların boşaldığını, masayı yumruklayarak " AH GİDİ GÜNLER AHHH." diye nara attıklarını görür gibi oluyorum.
Şimdilerin mesire yerleri küçük acı su, büyük acı su, tahta göze, şehitlik, şırşır su gibi piknik yerler 50-60 yıl önce de bilinen piknik yerleri idi. Ama buralar bireysel yerlerdi ve fazla rağbette görmezlerdi.
Ama, Sarıkamış'ın doğusunda bulunan Alisofu, Hamamlı, Pozat köylerinin sırtlarını yasladıkları "KÜÇÜK AĞBABA" köylünün kentlinin müşteren yılda bir defa ve hep beraber kamp hayatına benzer bir şekilde burayı ziyaret etmek, iki gün iki gece piknik hayatı yaşamak unutulmaz bir olay ve sürdüre gelen bir gelenekti.
Sarıkamış Belediyesinin kadrolu tetlalı Mevlüt Zorlu 15 gün önce o gür sesiyle temmuzun ilk haftasındaki cumartesi pazar Ağbaba'ya çıkılacağını ziyaret edileceğini duyururdu. Ve hazırlıklar vakit geçirmeden başlardı. Panayır değildi. Festival da değildi. Sadece "AĞbaba ziyareti" olmasına rağmen bu toplucu yapılan etkinliğin çok önemli bir yanı vardı. O da milliyet kavramını bir potada eritmekti. Alisofu- Çatak Kürt köyü, Karahamza- Yağbasan Türk köyü, Eskisarıkamış- Pozat Çerkez köyü, Hamamlı- Yenigazi Lezgi köyü, Yolgeçmez- Bezirgangeçit Âzari köyü ve bunlara ilaveten Sarıkamış'ın mahallelerinde bulunan Erzurumlular, Karslılar,
Bayburtlular, ve Lazları da ilave edersek Sarıkamış'ın etnik yapısının ne denli çeşitli, ne denli zenmgin olduğunu görürüz.
İşte bu denli çeşitliliğin bir araya gelmesi, bir olması, biribirlerini sevmesi, sayması, bütün olması, sadece SARIKAMIŞLI olması, haret-i muciptir.
İki Ağbaba vardır. Büyüğüne ulaşılması çok zordur. Gidilen yani ziyaret edilen küçük Ağbaba'dır. Tam tepesinde etraftan toplanmış taşlarla yapılmış büyük bir mezar vardır. Bu mezarı hikâyesini şöyle anlatırlar: Zaman zaman yeşil ışıklar yanan bu mezar bir şehit mezarıdır. Bir savaşta düşman bu şahidin başını boynundan kılıçla uçurur. Türk ve müslüman olan cengevar kopan başını koltuğunun altına alıp, Ağbabanın zirvesine kadar kovalar ve O da düşmanının kellesini uçurur ve sonra ruhunu teslim eder. İşte Ağbaba'nın kutsallığının hikâyesi bu şekilde anlatılırdı.
Devir; öküz arabası devri idi. Köyde şehirde her evin öküz arabası vardı. Olmayanların eksiğini komşuları tamamlardı. 3-4 öküz arabası olan zenginler de yok değildi. İşte ulaştırmanın bu vazgeçilmezlerinin üzerine laydır, gıratga düzeneği yapıldıktan sonra halı kilim keçe minder yorgan yastık V.S. döşenerek oturulabilir duruma getirilir ve herkes bu saltanat aracını kurulurdu. Tabii her arabada üç ayağı bir araya bağlanmış bir de kurbanlık bulunurdu. Niye bulunmasın ki? Kuzular beş, tohlu ve koyunlar yedi buçuk, iyi koçlar on liradan fazla değildi. Mal Meydanı her gün bu tür kasaplık hayvanlarla dolup boşaldığından hayvandan etten bol bişe yok.
Hazırlıklar büyük bir heyecan ve titizlikle tamamlanmış, hareket günü de gelip çatmıştır. Cuma günü ikindi namazından sonra kafileler köylerden mahallelerden sökün ederdi. Her kafilenin önünde bir Türk Bayrağı, arkalarında köyün çalgıcıları, yanlarında besili atlara binmiş yüzlerce yağız delikanlı olurdu.
İnanılası gibi değil ama, lütfen inanın. Kafilelerin bir ucu Ağbabada bir ucu köylerde olurdu. Herkes bir telaş şimdilerin otomobillerine park yeri bulamama endişesini yaşıyanlar gibi" Hele tez edin yoksa barhana yeribulamayız" diyerek telaşa düşerelerdi. Ve haklı idiler. Binlerce öküz arabası ve onların taşıdığı kadınlı erkekli giyinmiş kuşanmış süslenmiş on binlerce insan. Hepsi ayni heyecanı ayni sevinci yaşıyorlardı.
Bir yandan kamplar kuruluyor, bir yandan kurbanlar niyetlenip kesiliyor, büyük ocaklar yakılıyor, 15-20 kat davul zurna seslerini sabaha kadar kesmiyorlar. Ocaklardan yükselen kebapların külbastların o nefis kokuları ormanın harika reçine kokusu ile birleşince insan kendini bir başka alemde bir başka dünyada hissederdi. Gece barların halayların oyunların şarkıların türkülerin yanına bir de lükx lambalarının yarıştırılmaları eklenierdi. 100 mumluk, 200 mumluk, 300 mumluk lükx lambaları kendi kategorilerinde yarışır derece alanlara küçük armağanlar verilirdi. Bu yüzlerce lükx lambasının ormandan, gecenin karanlıklarına meydan okumaları uzaktan bakılınca tatlı bir yangına benzerdi.
Ertesi gün sabah namazı için okunan ezanla uyanılırdı.Sabah namazını kılan kılır, kılmıyanlar da sadece abdet alarak şehidin bulunduğu tepeye tırmanılırdı. Tepeye en atletik delikanlılar bile yarım saatten önce tırmanamazlardı. Şehide defalarca fatiheler sunulur, Kuranı-Kerimden ayetler okunurdu. Buna benzer görev bilinen saygılar defalarca tekrarlanırdı.
Gün yükselip orta olana yakın etkinlikler başlardı. Yüzlerce cirit bilen atlı olduğu halde düz yer olmadığından cirit oynanmazdı. Ama at yarışları yapılır güreşler tutulur halat çekmeler gülle atmalar ve çeşitli değnek oyunları pek çok yerde oynanan folklörik oyunlara ilave edilirdi.
Bu büyüklükteki bir organizeyi idare eden kimde ya da kimseler yoktu. Muhtarlar durumdan vazife çıkarıp mahiyetlerindeki bekçileri yanlarına alarak arada bir boy gösterirlerdi. Bekçilerin omuzlarında asılı fişekleri bulunmayan Ruslkardan kalma Berdanka tüfekler de sadece göstermelikti. Arada birduyulan silah sesleri ise delikanlılasrın keyfe gelmelerişnin ifadesiydi.
Analar, evlendirecekleri oğullarına burada kız beğenirlerdi. Evlilik çağına gelmiş genç kızlar da bunu bildiklerinden süslenir bezenir birer Huri birer Melek olarak göz kamaştırırlardı. Ve analar fidan boylu turna sesli elma yanaklı güzellerden oluşan bu güzeller ordusundan gelin adayı seçmekte bir hayli zorlanırlardı.
Bu vesile ile ayni gün içersinde en çok üzüldüğümü, ve en çok sevindiğimi hatırladım. Sizlerle paylaşmak istiyorum. Dükkân kiracımız Altın Çizme Mehmet Ustadan babam kiraları alamayınca bizi gönderir, ayak ölçülerimizi deftere çizdirir potin yaptırırdı. 8- 10 yaşlarındayım. Yani potinleri giymiş Ağbaba'ya gidiyoruyz. Uyumuşum. Anam ayaklarımdan rahat edeyim diye potinleri çıkarmış. Nasıl olmuşsa birisi düşmüş. Saatlerce ağladım. Ve tekrar uyudum.
Anam dürterek uyandırdı. Kalktığımda al ata binmiş bir delikanlı şöyle söylüyordu. "Bu potinin tekini kim gösterirse bunu ona vereceğim. " Hemen arka üstü yattım ayağımda giyinik olan potini gösterdim. Delikanlı da potini arabaya attı. Bu kez sevinçten ağlamaya başladım. Çocukluk işte.
Dönüş günü olan üçüncü günün özelliklerini ve güzelliklerini yazmıyorum. Sizlerin engin hayal gücünüze bırakıyorum.
Sarıkamış'ımızın kayıpları çeşitli vesilelerle ve yeri geldikçe sayıp sıralanırken en önemlisi nedense hep unutulur. Evet maddi kayıpların bir gün geri dönecekleri hep umut olsa da , manavî ce millî kayıpların geri döneceğini düşünmek hayalden başka bir şey olmaz. Böylesine sosyal bütünleşmeyi sağlıyan, barışın, kardeşliğin, sevginin, saygının, komşuluğun, iyiliğin, ve güzelliğin ifadesi olan millileşmiş böylesi geleneklerin kaybolup gitmesi kayıpların en büyüğü değil de nedir???
Sevgi ve saygılarmla sunarım
|