Oktay YAVLAL
Kütahya, 08.10.2010
Çocukluk yıllarımızda, yaz tatilinde ailelerimizin kışlık yakacak ihtiyaçlarını karşılamak için ormana koza getirmeye giderdik.
Bu iş, bütün Sarıkamışlı gençler için geleneksel ve zorunlu bir görev haline gelmişti.
Ormana gitmeyi çok severdim. Ama koza toplamayı hiç sevmezdim. Bayağı külfetli ve yorucu bir işti.
Sabahın erken saatlerinde, uykunun en güzel yerinde rahmetli anamın “ola gağın, gağın, evle oldi.”, herkeş getti, siz daha yatirsiz” gibi serzenişleri ile uyanmaya çalışırdık. Sıcacık yatağın, birkaç dakikalık keyfi yaşanmaya değerdi.
Kardeşlerim MEMOŞ ve MUSTAFA, benden önce kalkar el arabasını hazırlarlardı. Telisler, balta ve yiyeceklerimiz, bir telisin içine konularak, arabanın uygun bir yerine kendir ile bağlanırdı.
Ormanda yememiz için analarımız bizlere erzak hazırlarlardı. Kete, gıllor,karpuz, peynir, domates, soğan, üzüm başlıca yiyeceklerimizdi.
Mahallede sabahın erken saatlerinde bütün arabalar hazır olurdu. Hep beraber, konvoy halinde yola çıkılırdı.
En başta güreşçi MAHMUT amca ve oğlu METİN, peşinde İBRAHİM ağabeyimiz ve kardeşleri HALİL, NEJDET ve CEVDET, Esat
amcanın çocukları GÜRSEL ve kardeşleri ADNAN ve MUSA, Halis amcanın çocukları SUAT ve kardeşi SELAMİ, Kore gazisi CEBBAR amcanın çocukları CANİP ve kardeşi CAVİT, Mihrali amcanın çocukları METİN abi ve kardeşleri CEMİL ve SEVİNÇ, Kadir amcanın çocukları ZEKİ ve kardeşi TIPIŞ olmak üzere macera dolu orman yolculuğumuz başlardı.
El arabaların, demir tekerleklerinin parke taşlar üzerinde çıkardığı ses, geçtiğimiz güzergahlarda herkesi ayaklandırırdı. Sabahın köründe o saatlerde kimse arabaların çıkardığı sesten, yatağında rahat uyuyamazdı. Cemal CENGİZ amcamız, bu sesten çok rahatsız olduğu için bazen güzergahımızı değiştirdiğimizde olurdu.
Şehri çıkıncaya kadar hepimizde bir uyku mahmurluğu ve sinirlilik hali olurdu.
Mahmut amca “yavri yavri guma guşa yükseklerden uçarsın” diye uzun hava çekmesiyle, neşemizi bulmaya başlardık. Bunun peşine “Kırmızı gül demet demet” türküsünü de her gittiğimizde mutlaka söylerdi.
Mahmut amca, anlı şanlı ve çevrede namı olan, çok iyi bir güreşçiydi. Hatta lakabı da, Kara Mahmut idi. Onun için bizim üzerimizde mutlak bir otoritesi vardı.
Mahmut amcanın türküsünün arkasından Canip, muziplik olsun diye “samanlıkta kaldıramadım samanı da Zühtü” diye türküyü söylemeye başlardı. Canip türküyü söylerken, Mahmut amcayı da gözleri ile takip ederdi. Mahmut amca bu türküyü söylemesine çok kızarak “ola gavur oğli gavur, anbu zöhdi, möhdiyi bir daha söylersen seni ayağlarımın altına alır çığnarım haa” derdi. Canip susardı.
Araya, Sevinç’in “ayağında gundura” türküsü girerdi. Sevinç’in sesi hiç güzel değildi. Çok cılız ve cırtlak bir sesi vardı. Ama türküyü söylediği zaman kendinden geçerdi. Hatta İbrahim Tatlıses’ten daha güzel söylediğini zannederdi.
Cahit; “Sarıkamış ormanları vıy digimelli digimelli” türküsünü çok güzel söylerdi. Bu türkü eşliğinde yürürken, oynadığımız bile olurdu.
Herkesin sustuğu bir anda ben araya girerdim “neslin deden ceddin baban” türü marşlar söylerdim. Birkaç arkadaşta bana katılırdı. İbrahim abi devreye girerdi “hey beyler ne oluyor, Cengemi gidiyoruz” diye bize çıkışırdı. O yıllarda türküler, marşlar, şarkılar belli siyasi görüşler tarafından sahiplenmişti. Bunların tamamının ortak paydamıza ait değerler bütünü olduğunu, çok uzun yıllar sonra kavrayabildik.
Ormana vardığımızda, kısa bir istirahattan sonra herkes el arabasını açmaya başlardı. Bazılarımız kuru dal ve kuru uç ararken, bazılarımızda koza yığınlarının olduğu yerleri tespit etmeye çalışırdık. Öbekler halinde koza yığını gördüğümüzde Karun’un Hazinesini bulmuş gibi sevinirdik. Çünkü kısa bir süre içinde, yarım telis kozayı çok rahat bir şekilde dolduruyorduk.
Tek tek koza toplamak, çok zor bir işti. Sürekli belden aşağıya doğru bükülerek, saatlerce yerden alınan kozalar telislere doldurulurdu. Tırnak diplerinde şeritler halinde açılmalar olurdu ve çok acı verirdi.. Telisler gevşek olduğunda, analarımız çok kızardı. Onun için doldurulan telisler, yukardan aşağıya doğru iyice sıkıştırılırdı.
Kardeşlerim Memoş ve Mustafa beni hiç yormazlardı. Kendimi bildiğimden bu yana ailenin hep ayrıcalıklı çocuğuydum. Hep el üstünde tutulurdum. Bu durumu da herkes kabullenmişti. Ondan dolayı ağalarını, yani beni pek yormazlardı.
Ben bir telis koza toplayıncaya kadar, onlar telislerin hepsini doldurmuş olurlardı.
Doldurduğum telisin görüntüsünden, halinden, endamından benim topladığım anlaşılırdı. Rahmetli annem, benim doldurduğum telisi hemen tanırdı. Rahmetlinin kendi tabiriyle, benim telislerim çok fıs (gevşek) olurdu. Telisleri boşaltırken elini telise atar atmaz “bu telis Oktay’ın telisi” derdi. Her seferinde tespiti tutardı.
Mahmut amca, tembel tembel koza toplamama çok kızarak “ola Kemal eminin yerinde olsam, seni üç öğün ısladır ısladır dögerdim. Sen nasıl uşağsın yahu.” Diyerek, benim çok hızlı bir şekilde koza toplamamı isterdi.
Bir süre sonra çalışmaktan dolayı hepimiz bitkin düşerdik. Yemek molası verilirdi. Koza toplarken çok tembelliğim tutardı ama yemek zamanı geldiğinde kimseye sıra vermezdim.
Herkes evden getirdiği kumanyasını çıkarırdı. Kete, gıllor, tandır ekmeği, domates, göğermiş tuluğ peyniri, soğan, üzüm, lor başlıca yiyeceklerimizdi. En çok hoşuma giden bir ekmeğin arasını açarak, arasına domates ve soğan doğrayıp bol tuzlayarak yemekti.
Sevinç bazen kavurma getirirdi. Kavurma getirdikleri günü hal ve hareketlerinden ben tahmin edebiliyordum. Çünkü herkes erzağını açıp yerken onlar, erzaklarını açmamak için koza toplamaya devam ederlerdi. O gün mutlaka Sevinç ve Cemil’in işlerini bitirmelerini beklerdim. Bize “siz yemeğinizi yiyin, biz çok geç yeriz” diye çok ısrar ederlerdi. Kavurmanın kokusunu bir defa almıştım, onlar olmadan sofraya nasıl otururuz.
Kardeşim Mustafa erzağımızı yememiz için çok ısrar ederdi. Bekleyin Sevinç gilnen beraber yiyeceğiz derdim. Mustafa kızarak “abim gene gavurmanın goğusuni almış” diye söylenirdi.
Onları beklememizden çok rahatsız olurlardı. Çünkü kavurmayı tek başlarına yiyeceklerinin hesabını yapıyorlardı. Bizden heç kaçarmı? Neyse işlerini bitirirlerdi. Beraber oturur yemeklerimizi yemeğe başlardık. Yağsız tarafından kavurmanın lop et olan kısmını uzaktan gözüme kestirir, nokta atış yaparak, alır ağzıma atardım. Sevinç’in içi giderdi, ama bir şey diyemezdi. Sofradan kalktığımızda dişlerimin arasındaki et parçacıkları için küçük ağaç kıymığı aramaya koyulurdum. Kavurmayı yedikten sonra dişlerin arasındaki küçücük et parçacıklarını çıkarmaya çalışmak bana çok büyük bir keyif verirdi.
Daha sonra yakında bulunan bir gözenin başına gider, yüzü koyun uzanarak ağzımızı gözenin içine sokar, dudaklarımızı suyun içine hortum gibi sarkıtarak, o buz gibi suyu içimize doğru çekerdik. Bu yorgunluğun üzerine kavurma, onun üzerine de buz gibi göze suyu ilaç gibi gelirdi.
Midemizin bu şişkinliği ile kavurma yiyip geğirmek, çok ayrı bir keyif verirdi.
Tekrar yarım kalan işimizi tamamlamak için çalışmaya başlardık. Bu yemeğin üzerine koza toplamakta çok zor gelirdi.
Bir süre sonra uzaklardan türkü sesleri duyulmaya başlanırdı. Bu durum, bazı arkadaşların yüklerini hazırladıklarının işaretiydi.
Telisler, çok sıkı dolduruldukları için ayakta dimdik dururlardı. Tabi benim doldurduğum hariç. Telislerin ağzı, o dönemler çok kıymetli olan naylon ipler ile gerdirilerek bağlanırdı. Ağızları iyice bağlanan telisler, yatay bir şekilde el arabalarının üzerine istiflenirdi. Telislerin düşmemesi için kendirle iki-üç atma şeklinde atmalar atılırdı. Kendir atmalarının gevşememesi için birkaç yerinden küçük ağaç dallarla mengene verilerek iyice yük sıkıştırılırdı.
Arabalar, tamamen hazırlandıktan sonra yüklü olduğu için, arabanın kollarının arasına her ekibin en güçlüleri geçerdi.
Geldiğimiz gibi aynı neşe ile geri dönerdik. Türküler, marşlar, bağırıp çağırmalar, şehrin içine girinceye kadar devam ederdi. Beşevler mevkiinde çocukların ufak tefek sataşmalarını da atlattık mı o gün işimizi bitirdik demekti.
Evin önüne dolu arabayla geldiğimizde savaşı kazanmış bir komutan edasında olurduk. Ev halkı hürmet ve hizmette kusur etmezdi. Anam sofrayı kurardı. Sofrada “uşağlar ormandan gelmiş, eyce yesinler” diyerek yemeklerimizi bol kepçe ve bol etli koyardı.
Sevgi ve saygılarımla
|