Sevgili Hemşehrilerim,
Bu site basın ahlak kurallarına uymayı alenen kabul eder. Hiç bir kişi, kurum ve kuruluş aleyhinde yazı yazmamaya önem gösterir. Hiçbir siyasi görüşü desteklemez ve devlet büyüklerinin tümüne ayrım gözetmeksizin aynı şekilde saygı kuralları çerçevesinde davranır ve bu durumu bozacak hiçbir yazının yayınlanmasına müsade etmez. Kişileri, ırk, din, dil ve renk gözetmeksizin herkesi eşit kabul eder ve birinin diğerine üstünlük sağlayacak şekilde yazı yazmasına müsade etmez.

Sitemizde bulunan tüm bilgi ve belgeler art niyetli kullanım dışında diğer kardeş siteler tarafından kaynak belirtmeksizin kullanılabilir. Sitede yayınlanan kişilerin kişilik haklarını engelleyecek, aleyhte durum oluşturacak hiç bir yayına müsade etmeyecektir. Bu durumda mağdur kişi lehine taraf olacaktır.

Sitemiz Sarıkamış'lıların tanıtılması, kendilerine güvenin artırılması ve birlik beraberlik ruhunun oluşturmasını kendisine amaç edinmiştir. Bu bağlamda her türlü öneri ve çalışmayı desteklemektedir. Sarıkamış adına yapılacak her türlü etkinlikte bulunmayı görev kabul eder ve bu istikamette yayın yapar.

Saygılarımızla,
Bildirim
  • Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default style
  • blue style
  • red style
Salı, 07 Şub 2012
YOU ARE HERE: Anasayfa Makaleler Oktay YAVLAL Yazıları SARIKAMIŞ ORMAN HATIRASI

SARIKAMIŞ ORMAN HATIRASI
Çocukluk yıllarımızda, yaz tatilinde ailelerimizin kışlık yakacak ihtiyaçlarını karşılamak için ormana koza getirmeye gitmek, bütün Sarıkamışlı gençler için geleneksel bir görev haline gelmişti.
Ben ormana gitmeyi çok severdim. Ama koza toplamayı hiç sevmezdim. Bayağı külfetli ve yorucu bir işti.

Sabahları uykunun en güzel yerinde rahmetli anamın “ola gağın, gağın, evle oldi.”, herkeş getti, siz daha yatirsiz” gibi serzenişleri ile uyanmaya çalışırdık. Sıcacık yatağın birkaç dakikalık keyfi yaşanmaya değerdi.
Benden önce kardeşlerim MEMOŞ ve MUSTAFA kalkar, el arabasını hazırlarlardı. Arabada genelde on telis ve bir balta telisin içine konularak arabanın uygun bir yerine kendir ile bağlanırdı. Ormanda yememiz için analarımız bizlere erzaklar hazırlarlardı. Kete, gıllor,karpuz, peynir, domates, soğan, üzüm başlıca yiyeceklerimizdi.

Mahallede aynı saatlerde bütün arabalar hazır olurdu. Yola hep beraber konvoy halinde çıkılırdı. En başta güreşçi MAHMUT amca ve oğlu METİN, peşinde İBRAHİM ağabeyimiz ve kardeşleri HALİL, NEJDET ve CEVDET, Esat amcanın çocukları GÜRSEL ve kardeşleri ADNAN ve MUSA, Halis amcanın çocukları SUAT ve kardeşi SELAMİ, Kore gazisi CEBBAR amcanın çocukları CANİP ve kardeşi CAVİT, Mihrali amcanın çocukları METİN abi ve kardeşleri CEMİL ve SEVİNÇ, Kadir amcanın çocukları ZEKİ ve kardeşi TIPIŞ olmak üzere yola koyulurduk.

Arabaların demir tekerlerinin parke taşlar üzerinde çıkardığı ses, geçtiğimiz güzergahlarda herkesi ayaklandırırdı. Sabahın köründe o saatlerde kimse arabaların çıkardığı sesten yatağında rahat uyuyamazdı.

Şehri çıkıncaya kadar herkeste bir uyku mahmurluğu ve sinirlilik olurdu. Mahmut amca “yavri yavri guma guşa yükseklerden uçarsın” diye uzun hava çekmeye başladığında neşemizi bulmaya başlardık. “Kırmızı gül demet demet” türküsünü de her gittiğimizde mutlaka söylerdi. Arkasından Canip “samanlıkta kaldıramadım samanı da Zühtü” diye bağırarak bu türküyü söylemeye başlardı. Canip türküyü söylerken, Mahmut amcayı da gözleri ile takip ederdi. Mahmut amca bu türküyü söylemesine çok kızarak “ola gavur oğli gavur, anbu zöhdi, möhdiyi bir daha söylersen seni ayağlarımın altına alır çığnarım haa” derdi. Ama Canip “ zühtüüü, zühtüüüü” diye iyice bağırmaya başlardı. Araya Sevinç’in “ayağında gundura” türküsü girerdi. Cahit’te “Sarıkamış ormanları vıy digimelli digimelli” türküsünü çok güzel söylerdi. Bende kendi çapımda “neslin deden ceddin baban” marşını söylemeye başlayınca birkaç arkadaşta bana katılırdı. İbrahim abi devreye girerdi “hey beyler ne oluyor, Cengemi gidiyoruz diye bizi uyarırdı.

Ormana vardığımızda, kısa bir istirahattan sonra herkes el arabasını açmaya başlardı. Bazılarımız kuru dalı olan çamları ve kuru uç ararken, bazılarımızda koza yığınlarının olduğu yerleri tespit etmeye çalışırdık.
Koza toplamak çok zor bir işti. Sürekli belden aşağıya doğru bükülerek saatlerce yerden alınan kozalar telislere (çuvallara) doldurulurdu. Telisler gevşek olduğu zaman analarımız çok kızardı. Onun için dolan telisler yukardan aşağıya doğru iyice sıkıştırılırdı. Sağ olsunlar kardeşlerim Memoş ve Mustafa beni hiç yormazlardı. Ben bir telis koza toplayıncaya kadar, onlar telislerin hepsini doldurmuş olurlardı. Doldurduğum telisin görüntüsünden benim topladığım anlaşılırdı. Çünkü rahmetli annemin tabiri ile benim telisim çok fıs (gevşek) olurdu.
Mahmut amca benim ağır ağır koza toplamama çok kızarak “ola Kemal eminin yerinde olsam seni günde üç oyun ısladır ısladır dögerdim. Sen nasıl uşağsın yahu.” diyerek benim çok hızlı bir şekilde koza toplamamı isterdi.

Bir süre sonra çalışmaktan dolayı hepimiz çok yorulurduk. Yemek molası verilirdi. Herkes evden getirdiği kumanyasını çıkarırdı. Kete, gıllor, tandır ekmeği, domates, göğermiş tuluğ peyniri, soğan, üzüm, lor başlıca yiyeceklerimizdi. Benim en çok hoşuma giden bir ekmeğin arasını açarak, arasına domates ve soğan doğrayıp bol bol tuzlayarak yemekti.

Bazen Sevinç evden kavurma getirirdi. Kavurma getirdikleri günü ben tahmin edebiliyordum. Çünkü herkes yemeğini yerken onlar erzaklarını açmamak için çalışmaya devam ederlerdi. O gün bizde mutlaka Sevinç ve Cemil’in işlerini bitirmelerini beklerdik. Bize “siz yemeğinizi yiyin, biz çok geç yeriz” diye çok ısrar ederlerdi. Ama olsun biz kavurmanın kokusunu bir defa almıştık, onlar olmadan sofraya nasıl otururuz. Onları beklememizden çok rahatsız olurlardı. Çünkü kavurmayı tek başlarına yiyeceklerinin hesabını yapıyorlardı. Bizden heç kaçarmı. Neyse işleri biterdi. Beraber oturur yemeklerimizi yemeğe başlardık. Yağsız tarafından lop et olan kavurmayı uzaktan gözüme kestirir nokta atış yaparak, alır ağzıma atardım. Sevinç’in içi giderdi, ama bir şey diyemezdi. Sofradan kalktığımızda dişlerimin arasındaki et parçacıkları için küçük ağaç kıymığı aramaya koyulurdum. Dişlerimin arasındaki küçücük et parçacıklarını çıkarmaya çalışmakta bana çok keyif verirdi. Daha sonra yakında bulunan bir gözenin başına gider, yüzü koyun uzanarak ağzımızı gözenin içine sokar, dudaklarımızı suyun içine hortum gibi sarkıtarak o buz gibi suyu içimize doğru çekerdik. Bu yorgunluğun üzerine kavurma, onun üzerine de buz gibi göze suyu ilaç gibi gelirdi. Midemizin o şişkinliği ile kavurma yiyip geğirmek bile çok ayrı bir keyif verirdi.

Tekrar yarım kalan işimizi tamamlamak için çalışmaya başlardık. Bu yemeğin üzerine çalışmak çok zor gelirdi.

Uzaklardan türkü sesleri duyulmaya başladıysa bu, bazı arkadaşların yüklerini hazırladıklarının işaretiydi.

Telisler çok sıkı dolduruldukları için ayakta dimdik dururlardı. Telislerin ağzı o dönemler çok kıymetli olan naylon ipler ile gerdirilerek bağlanırdı. Ağızları iyice bağlanan telisler yatay bir şekilde el arabalarının üzerine istiflenirdi. Telislerin düşmemesi için kendirle iki-üç atma şeklinde atmalar atılırdı. Kendir atmalarının gevşememesi için birkaç yerinden küçük ağaç dallarla mengene verilerek iyice yük sıktırılırdı.
Arabalar tamamen hazırlandığı zaman dolu ve yüklü olduğu için kolların arasına her ekibin en güçlüleri geçerdi.

Geldiğimiz gibi aynı neşe ile geri dönerdik. Türküler, marşlar, bağırıp çağırmalar şehrin içine girinceye kadar devam ederdi. Beşevler mevkiinde çocukların ufak tefek sataşmalarını da atlattık mı o gün işimizi bitirdik demektir.

Evin önüne dolu arabayla geldiğimizde savaşı kazanmış bir komutan edasında olurduk. Ev halkı hürmet ve hizmette kusur etmezdi. Anam sofrayı kurardı. Sofrada “uşağlar ormandan gelmiş, eyce yesinler” diyerek yemeklerimizi bol kepçe ve bol etli koyardı.

Sevgi ve saygılarımla

Oktay YAVLAL
Yorumlar
Yeni Ekle
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
OKTAY YAVLAL   |18-10-2009 20:06:56
Saygıdeğer SEYİT ALİ BEY,

Bir dönemi hikayeleştirerek, birazda
magazinel ağızla Sarıkamış'ın geçmişine dair isimleri ve hatıraları
unutulmaz kılmaktır.
Bazı isimlerin, mekanların ve olayların
unutulduğunu görmekteyim. Oysa Sarıkamış; unutulması mümkün olmayan
renkli şahsiyetlerin, olayların, hatıraların, mekanların olduğu çok
istisnai bir vatan köşesidir.
Belki bu basit hatıralarla hafızaları
yenilemeye çalışıyorum.

İlginiz ve beğeniniz için teşekkür
ederim.

Sevgi ve saygılarımla.

OKTAY YAVLAL
SEYİT ALİ BİNGÖL  - ORMANLARIMIZ BİZİM CAN DAMARLARIMIZ.   |04-10-2009 09:29:51
Evet, Oktay kardeşimiz çok güzel bir “orman hatırası” yazısı kaleme
almış, ağzına diline sağlık.. Hem de yöre ağzıyla yazarak yazıya daha
bir renk katmış.. İşte bu yazıyı önce yöremizin insanları zevkle
okurlar ve zevk alırlar. Şahsen ben zevk aldığım için bu satırları
yazıyorum. Çünkü bu yazdıklarım iltifat değil gerçek.. Herkesin okuyup
bir şeyler söylemsinde fayda var diyeceğim ama sitenin açılış sayfasına
bu kadar güzel yazıların olmasına rağmen yorumlar kısmının sıfır
olarak gözükmesi çok üzücü bir durum. Acaba diyorum. Neden
duygularımızı içimizde saklamakta bu kadar cengaveriz.

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."