Bahattin Koca
Offenbach, 12.12.2010
Olgunlaşmış demokrasilerde; vatandaşlarca, çokca dile getirilen bir söz var; “Ben vergi mükellefiyim.„ Torunlardan borç alınan dünyanın maddi boyutunun; onlara, aynı değerlerde iadesi için, sağlıklı vergi toplanması ve toplanan vergilerin sağlıklı uygulamasının otokontrolünü, vatandaş özümsemiş; onu, kutsal kabul etmis.
Biri, kamu malına zarar verir; bunu gören vatandaş, hemen; “Ben vergi mükellefiyim, verdiğiniz zarar benim cebimden cıkacak!“ diye itiraz eder. Toplumsal huzuru etkileyen olaylara sebep olanlara; örneğin, itfaiyenin veya polisin gereksiz ve doğru olmayan bilgiler nedeni ile mesai yapması sonucu oluşan masraf fatura edilir. Eğer; ailenin ödeme gücü yok ise doğal olarak, fakir fukara fonu devreye girer ve borcu öder. Bunu gören, duyan vatandaş hemen; “Ben vergi mükellefiyim, bu para benim cebimden çıkacak!“ diyerek, tepkisini ortaya koyar. Politikacı, seçim propogandası yapar; beğenmeyen vatandaş, “Vergi mükelleflerinin ödediği paraları çarçur edemezsiniz.” diyerek hemen çıkışır.
Kuşaklar boyu süregelen ve süregidecek olan bu kalıplaşmış söylem tarzı anlamlı, güzel bir sözdür. Her yıl en
çok konuşulan sözler arasından yılın sözü seçilir. Geçen yıl Almanya’da, otomobil endüstrisini rahatlatmak amacı ile en az dokuz yaşındaki eski arabaların, yeni bir araba satın alınması karşılığında verilen 2500 Euro için söylenen, “hurdaya” sözü Alman Dil Kurumu tarafından yılın sözü seçildi. İşte; bu meyanda yılın cümlesi seçilse, benim tercihim kuşkusuz, ben vergi mükellefiyim, cümlesi olur.
Günün birinde; çalışma yaşı, erkeklerde 65’ten 67’ye çıkarıldı. Çalışanlar sokağa döküldü. Sendikalar halen bağırıyor ama bir önceki hükümetin çalışma bakanı; „ Biz torunlarımızın hakkını yiyemeyiz. Eğer, keyfimize bakıp 65 yaşında (!) emekli olursak torunlarımızın, emeklilik sistemini yürütmeleri için, daha fazla çalışmaları gerekir.“ diyerek itirazları göğüsledi. Nitekim; tasarı, bu hükümet döneminde geçen günlerde yasalaştı.
Ne zaman emeklilik konusu açılsa, ne zaman genç bir arkadaşın, mutluluk dolu ifade ile emekliliğinin geldiğini anlatışını duysam; ben orada durmam, torunlara kadar giderim. Dedesinin yerine daha fazla çalışacağı için, torunun yanında yerimi alırım.
Politikacının biri, torunların hakkını gözetmek için seçimi kazanamamayı göze alırken; bir diğeri, iktidar hırsına yeniden kavuşmak için, oy uğruna, torunların hakkını gaspetmeyi kendinde görebiliyor. Etik olmayan, bu 43-45 yaşında kıyak emekliliği yaşayan genc dedeler; torunları kucaklarında emekliliğin tadını çıkarırken, acaba aldığı maaşın finansmanını bugün kendi oğlunun, yarın ise kucağındaki torunununun daha uzun süreli çalışarak karşılayacağını biliyor mu?
Dengesi altüst olan emeklilik sistemimizin, bir daha, yeniden rayına oturtulması için reformlar yapıldı. Yine bu dönemde de bu keyfiyete; oğullar ve torunlar da çekilerek, onları sigortaya kayıt furyasi yolu ile iltimaslar yapılmaya başlandı. Böylelikle; torunların omuzuna binecek yükün, bir kuşak sonrasına aktarımı cingözlükleri de yapıldı.
Pervasızca keyif ve çalışmadan ya da az çalışarak tüketim ekonomisine yönelimin bir ülkeyi ne hale getirebileceğini anlamak için; uzaklara değil, hemen komsumuza bir bakış, yeterli olacaktır. Avrupa Birliğinin imkanlarını da kullanarak, bir dönemi har vurup harman savurarak geçirmenin bedelini ödüyorlar.
Dışarıdan bakıldığında Türkiye; genç nüfusu ile katma değer üreten, gelecek vaat eden çok büyük bir ülke. Girişte ilk temas noktası olan modern hava alanlarını, kara yollarını, oto yollarını, hastaneleri gören her yabancı göz, altyapiya hayran oluyor. Ülkenin her tarafına, kılcal damarlar gibi uzanan, uzanacak olan oto yollar, başlanan ve yayılan hızlı tren yatırımları ile mal ve hizmetin üretimi, pazara ulaşımı noktasındaki zamanı ve maliyeti gıpta ile izleyen genç nesil; emekliliğe kademeli geçişte, dedelerinin yükünü taşırken, kendi torunlarını düşünüp yorgunluklarını bir nebze sineye çekeceklerdir.
Saygılarımla