
Bahattin Koca
Offenbach, 16.03.2011
Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre dünyaya yeni gelen bebekler, kendi ana dillerinin karakterine uygun şekilde ağlıyorlarmış.Alman „Die Welt“ gazetesinin ınternet sayfasında; bebeğin, ana rahminde, annenin konuştuğu dilin farklı vurgularını hafızasına kaydettiğini ve doğduktan sonra ağlarken, o dilin melodisini kullandığı haberi yer almıştı. Araştırma, 3 ila 5 günlük 60 Alman ve Fransız bebek izlenerek yapılmış. Bebeklerin kendi anadillerinin vurgulamalarına uygun olarak ağladıkları tespit edilmiş.
Dünyaya geldiğinde ana dili ile ağlayan çocuk, rüyalarını da ana dilinde görür.Rüyalarında yakın çevresindeki olaylarla hasbihal olur. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre; rüya görmek, zekayı geliştiriyormuş. Bir nevi günlük hayatta karşılaşılan problemlerin, rüya sathına taşınıp orada da bir muhakeme yapılma şansı elde ediliyor. Hayal gücü zenginleşerek, çocuğun kişilik ve başarı gelişimini etkileyen faktörlerden biri olabiliyor. Öğrencilik yıllarımızdan çoğumuz hatırlarız; yatmadan önce, genellikle ders notlarımızın son bir tekrarını
yapardık. Hatta bazı arkadaşlarımız, ders notlarını yastığın altına koymayı önerirlerdi. İşte, yatmadan önce zihine aktarılan taze bilgi ve bunların rüya sathına taşınması; sabahleyin uyanan öğrencinin, bilgilerinin pekişmesine olanak vermektedir.
Hiçbir seçme şansı olmadan anavatanından uzakta doğmak zorunda kalan çocuk, dünyaya geldikten sonra, maalesef bu tabii haktan yoksun kalabiliyor. Ana okuluna gitmeden önce, ana dilini çok iyi öğrenmek zorunda olan çocuğun şansı, anne ve babasının dili ile doğru orantılıdır. Evinde ana dilini iyi kavrayan çocuk; ana okulunda, yaşadığı ülkenin dilini doğru ve kolay olarak öğreniyor. Yaşıtlarıyla aynı şartlarla ilkokul 1. sınıfa, başarının anahtarına sahip olarak başlayabiliyor. Ailesinden ana dilini yarım yamalak öğrenen çocuk ise yaşadığı ülke dilini de aynı şekilde yarım yamalak öğreniyor. Her iki dili de düşük kelime hazinesiyle konuşabiliyor; dilbilgisi, kompozisyon dilini geliştiremiyor. Ortaya; ana dilin doğru konuşulmaması sonucu derinliği olmayan, iki dilin karışımı bir karma dil çıkıyor.
Uzak diyarlarda gözünü dünyaya açan çocuk, anavatanındaki yaşıtlarına göre, ana dili öğrenimine daha fazla zaman ve emek vermek zorundadır. Bazen ana dilinin yerini alan, çocuğun ilk öğrendiği dil Türkçe olmayabiliyor. Çocuk; aileden, yakın çevresinden, ilk dili olarak içinde yaşadığı toplumun dilini öğreniyor.Türkçe ikinci dil olmuş oluyor. Dolayısıyla rüyaların dili de değişiyor.
İkinci dünya savaşı öncesi ve ertesinde çocukluğunu Türkiye’de geçiren yazar Cornelius Bischof; İki dili de çok iyi öğrendiğini, “Türkiye’de, arkadaşımın annesi ile karşılaştığımda elini öper, başıma koyarım. Almanya’da, teyzem ile karşılaştığımda, el öpme kesinlikle aklıma gelmez; hafifçe eğilir, elini sıkar onu selamlarım.“ diyerek iki kültür arasında zorlanan, Almanya’da yabancı ve Türkiye’de Alamancı söylemlerine maruz kalan çocuklara; “İki dili, tarihi ve edebiyatı çok güzel öğrenin ve iki toplum arasında yüzen birer balık gibi olun.“ diye öğüt vererek, çok dilliliğin beşeri ve uluslararası lişkilerdeki önemini belirtir.
Gurbette, anavatanından uzak düşmüş çocuk, kendi ana dilinde rüya görmenin mücadelesini verirken, uzak diyarlarda yaşam bulan ana dili de kendi varoluş mücadelesini veriyor; uyuyakaldığı bedenlerde, uyandırılmayı bekliyor.
Saygılarımla