Sevgili Hemşehrilerim,
Bu site basın ahlak kurallarına uymayı alenen kabul eder. Hiç bir kişi, kurum ve kuruluş aleyhinde yazı yazmamaya önem gösterir. Hiçbir siyasi görüşü desteklemez ve devlet büyüklerinin tümüne ayrım gözetmeksizin aynı şekilde saygı kuralları çerçevesinde davranır ve bu durumu bozacak hiçbir yazının yayınlanmasına müsade etmez. Kişileri, ırk, din, dil ve renk gözetmeksizin herkesi eşit kabul eder ve birinin diğerine üstünlük sağlayacak şekilde yazı yazmasına müsade etmez.

Sitemizde bulunan tüm bilgi ve belgeler art niyetli kullanım dışında diğer kardeş siteler tarafından kaynak belirtmeksizin kullanılabilir. Sitede yayınlanan kişilerin kişilik haklarını engelleyecek, aleyhte durum oluşturacak hiç bir yayına müsade etmeyecektir. Bu durumda mağdur kişi lehine taraf olacaktır.

Sitemiz Sarıkamış'lıların tanıtılması, kendilerine güvenin artırılması ve birlik beraberlik ruhunun oluşturmasını kendisine amaç edinmiştir. Bu bağlamda her türlü öneri ve çalışmayı desteklemektedir. Sarıkamış adına yapılacak her türlü etkinlikte bulunmayı görev kabul eder ve bu istikamette yayın yapar.

Saygılarımızla,
Bildirim
  • Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default style
  • blue style
  • red style
Perşembe, 24 May 2012
YOU ARE HERE: Anasayfa Makaleler Dilek FIRAT Yazıları SARIKAMIŞ’LI DİLEK FIRAT’IN KALEMİNDEN RECEP ERGÜL

SARIKAMIŞ’LI DİLEK FIRAT’IN KALEMİNDEN RECEP ERGÜL
Sevgili Recep ERGÜL; Öncelikle Sarıkamışlı bir yazar olarak size Sarıkamış ve Sarıkamışlılar adına yaptıklarınız için çok ama çok teşekkür ediyorum. Tarihin hafızaların ve ayazın dondurarak uyutup unuttukları ve de unutturdukları tek tarih Sarıkamış tarihiydi!!!

Tarihi sustursak da öfkesi varsa tarihin o asla ve asla susmaz, ki susmadı Sarıkamış tarihide.

Sarıkamış tarihinin lalını dile getiren, uyutanlara uyandıran, bilmeyenlere anlatan unutanlara hatırlatan başta Sayın Prof Doktor Bingür SÖNMEZ’E, türküleriyle susları çığ(lığ)a dönüştüren siz Recep ERGÜL’E, bu yönde mücadele veren tüm Sarıkamış derneklerine en kalbi duygularımla teşekkürler ediyor, başarılarınızın devamını diliyorum.
 
Evet, Recep ERGÜL dinleyicileri ve sevenleri; Recep ERGÜL’Ü birazda benden dinleyin.
 
O daha çok küçük yaşlarda yüreğine düşen türkü ateşiyle tanıştı ve her gün yaktı yüreğini türkülerin harıyla. O kesif kaldırımların asude ve yanık yürekli çocuğu, o başı karlı haris dağların fonetik yordam ve fenomeni bir edayla yoğrularak her şeye ve tüm ayazlara inat sıcak yürekli delikanlısı olma yolunda ilerlemişti hayat yolculuğunda. O Anadolu’nun buram buram başak rayihasıyla hem yüreğine Türkleri dokuyor hem de tıpkı Sarıkamış kadar kaya gibi sağlam olgularıyla örüyordu adam gibi adam olma seciye duvarını. Gün olacak o sazını sırtına vurup sesini kulaklarda ve yüreklerde yankılayacaktı. Bunu başaracaktı o, çünkü kulağında birçok ozanın fonetik yankısı ve yüreğinde 90 bin kardelenin ateşi yanıyordu, üstelik o ateş hiç dinmiyordu onun yüreğinde.
Kader günbegün onu daha bir sazının teline dokumak için oyunlar oynuyordu sanki ve sırada daha hasretle tanıştıracaktı körpecik yüreğini.
 
 
1970’ler de yani o daha doğmadan iki yıl önce babası Almanya’ya gidecekti ne acı ki altı çocukla bir başına kalan çileli anası yaban ellerline gönderecekti çocuklarının babasını! Gurbetçi baba bavulunu hazırladı ve bavulun içine çocuklarının ve sevgili eşinin birkaç tane siyah beyaz resmini koydu, gurbet elde doya doya onlara baksın ve de koklasın diye! Öptü çocuklarının anasının alnından ve arkasına bakmadan takati kırık adımlarla çıktı kapıdan, hasret ateşini körpecik çocuklarının ve sevgili hatunun yüreğinde yakarak. Gurbetçi babası daha köşeyi dönmemişti ki gurbet köşe başında el sallayarak hasreti düşürmüştü bile arkasında kalan yalnızların o yalnızlık kokan yüreklerine. Biraz sonra gurbetçi babası kayboldu gözlerinden onun, bir o kadar hayali büyüdü arkada kalanların yürek ülkesinde. Yılda bir kez izne gelen babası Recep adında beş aylık bir oğlunun dünyaya geldiğini ancak buram buram hüzün kokan 1972 nin Eylül ayında geldiğinde öğrenmiş oldu. Nasıl haberi olsun ki bir oğlunun dünyaya geldiğinden? Köyde elektrik yok, telefon yok, mektupla da haber etmemiş anası, gurbetçi babaya oğlunu hediye etsin diye şimdiki deyişle sürpriz olsun diye. Bebek Recep beş kız bir erkek kardeşin yedincisi olarak en küçüğüydü. Yılda bir kez Almanya’dan izne gelen babasını, dört yaşından itibaren hatırlayıp belleğine onun sıcaklığının tablosunu astı. Babasının gelişi ailesin de büyük sevinç, gidişi büyük hüzün yaratırdı. O daha o yaşta dünyanın acı gerçeklerini babasının yokluğunda gelip gidişlerindeki yalnızlık ve kalabalıklarında anlamaya başlamıştı. Genellikle bir yıl boyunca kapılarını çalan olmazdı ve babasız geçen günlerde kendilerini çok yalnız hissederlerdi ancak babasının izne gelişiyle birlikte birçok akrabaları olduğunu öğrenirlerdi amma nasıl öğrenirlerdi! Sazın tek teline dokunuşu gibi acemi bir dokunuşun acı gerçeğin yüreklerine deli divane canhıraş tırmalaması gibi tabi ki. En çok da Bayramların sevinç hüznünde ve yağmurlu havalarda çakan şimşeğin ürkütücülüğünde yaşardı baba özlemini. Babası ölmüş olsa umudunu keser dünyasını ona göre şekillendirirdi fakat o babasını varken kaybetmiş ve küçük dünyasını yokluğun kayıplarındaki acılarla şekillendiriyordu.  O etrafı dağlarla çevrili köyünde, o dağların arkasından çıkıp gelmesini beklerdi babasının, fakat kimse gelmezdi o yoldan. Yollar mahcup mahcup bakardı çocuk yüreğine, sonra dağlar duman vururdu başına onun.
 
 
Baba diye fısıldardı sessizce kendi yüreğine çoğu zaman lakin yüreği tıkmıştı tüm seslere kulaklarını bir tek türküleri duymak istiyordu zaten oda hep türkülerle konuşuyordu. Çünkü türküleri dinlediği radyosunu babası Almanya’dan getirmişti babası da o türkülerle beraber o radyonun içinde gibiydi sanki. Radyonun içinden gelen hasret türkülerinin arkasında babası hep vardı ne kadarda yakındı babası ona nasıl ayrılabilirdi ki radyonun başından. Oda türkü söyleyecek takip ederek türkü seslerini yüreğindeki baba özlemine doğru gidecekti ve bulacaktı babasını tüm türkülerde. Babası dünden bugüne hiç çıkmadı ki türkülerden, türkülerinden. O radyo hiç çekilmedi ki gözlerinin önünden onun. O hep türkülerde babasını arıyor türkülerle soruyordu dağların arkasına gidip gelmeyen babasını. Türkülerin dilini öğrenip onların diliyle soruyordu hep, türküler onun yüreğini dinliyor ve büyük çığlıklar olarak yankı buluyordu sesinde.
 
Sazının ne kadarda dokunaklı sesi vardı nasılda gurbetin gramer resmini çiziyordu çığlıklarında. Türkü buya, ne başı nede sonu olmayan bir derya ülkesi ve o ülkesine doğru yol almış öyle kavi yordamıyla değil, yürek yordamıyla varacağı adrese doğru inceden hazin hazin yürüyordu. Varacaktı elbet kuhların başında kendisine “Gel” diyen dağlardan dağlara, kayalardan kayalara sıçrayan ceylan türkülerine doğru. O artık kozalağından çıkıp bir tırtılın kelebek olup kanat çırpışı gibi gönülden gönül teline kanatlanıp uçmak istiyordu.
O yalnız çocuk, o normcu çocuk, o çevresine pek uymayan, küfür vb şeyler öğrenmesin diye sokağa pek salınmayan bir çocukluk yaşadı. Vakur ve efendi bir çocuk olduğu için vakarlığıyla söylenir hala ve bu nedenle ve de başarılı olmasından dolayı olsa gerek öğretmenleri tarafından çok sevilirdi. Hala unutamadığı öğretmenlerimden biri de Kemal Cengiz’dir. Yıl 1978 o altı yaşındaydı ve okula erken başladı. Abisinin, o asil ruhlu çocuk Recep’e uzun gelen, bir düğmesi kopmuş ve güneşte sararmış solmuş önlüğünü giydirmişlerdi. O şekilde gitmemek için çok direndiyse de başarılı olamamıştı ve çocukların alaycı tavırları karşısında ağlayarak evine dönmüştü o. Eve dönerken asil duruşunun içinde çaresiz bir çocuğun gözyaşları ve burukluğu vardı hayata kırgın bakan gözlerinde. Okulu çok seviyordu fakat kendisine uzun gelen önlükle gitmekte istemiyordu, mutluluk hep ondan bedel mi istiyordu ne?  Ertesi gün abisi Sarıkamış’tan yeni bir önlük, yaka, ayakkabı getirince, bu kez de üstü başı düzgün diye alay edilmişti ama tüm bunlar o yörede yaşamanın getirdiği olası alışkanlıklardı.
 
RECEP ERGÜL’ÜN KENDİ DİLİNDEN VE KALEMİNDEN
UNUTAMADIĞI ANILARINDAN BİRİ
Yıl 1978 23 Nisan için 1 ay önceden hazırlıklara başlanmış ve herkes heyecanla 23 Nisan’ı beklemeye başlamıştı; çünkü 23 Nisan aynı zamanda bir eğlence, bir piknik ve bir sosyal hareketlilikti köy yerinde.
Sınıf öğretmeni (4 ve 5 Sınıf öğretmeniydi) Kemal Cengiz, (Sert Mizaçlı, Otoriter bir insandı) 5.Sınıf öğrencilerinden birine (ismi vermek istemedim) 
23 Nisan’da okunmak üzere, ezberlemesi için 10 kıtalık bir şiir verdi. 23 Nisan’a bir gün kala provalarda şiirin ezberlenmediğini görünce öğrenciyi biraz hırpaladı ve diğer öğrencilere dönerek, “Bu şiiri yarına kadar ezberleyecek bir öğrenci arıyorum!’’ Dedi. Biraz çocukluk, biraz da cahil cesareti olsa gerek ki, el kaldırdım zaten benim dışında kalkmış bir elde yoktu. Aynı okulda ve akrabamız olan Kemal öğretmenimiz
“ O çocuktur, bakma sen!” dediyse de, 
“Hayır, hayır çocuk kendine güveniyor dur bakalım’’ cevabı ile karşıladı. Kemal öğretmenim 2 kıtayı bile ezberlememin yeterli olacağını söyledi bana.
O yıllarda köyümüzde elektrik olmadığından, gaz lambası ışığında ders çalışırdık fakat 12 Eylül öncesinin o sıkıntı dolu yıllarında gaz her zaman bulunan bir şey değildi. Annem de gaz tasarrufu için bizi erkenden yatırır ve güneşin doğuşuyla da uyanırdık. Akşam şiire çalışamamış ve seher vakti bakabilmiştim ancak. Okula gidene kadar geçen birkaç saat içinde ezberlemiştim ama Öğretmenim “Nasıl olsa ezberleyemez” diye benim adımı okumamıştı. Benden üç yaş büyük olan ablam öğretmenime şiiri ezberlediğimi hatırlatınca adımı söyleyerek şiiri okumamı istedi. Askerlikte esas duruş olarak tabir edilen bir şekilde durup 10 kıtalık şiiri ezbere okumuştum. O sert mizaçlı öğretmenim yanıma gelerek yanağımdan öpmüş, bana elini öptürmüş ve gözleri dolu dolu bir şekilde 2,5 demir lira ile ödüllendirmişti beni. O parayla bir silgili kalem, içimde ukde kalmış bir fırfırlı düdük ve artanı ile de kara hurma aldığımı hatırlıyorum. O günden sonra edebiyat ile ilgimi bende ilk kez hissetmiştim. Köyümüzde gençlerin okuduğu Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun gibi kitaplar bulunurdu ve bende okumaya çalışırdım. Yeteneklerimin farkında olan bir abim vardı. O nedenle bana şehirden Ansiklopediler, kitaplar getirir ve benimle ilgilenirdi. Belki okuyamayışının ezikliğini benimle tamamlamak istiyordu.
Unutamadığım diğer olay ise; aynı yılın Mayıs ayında annemin beni kuzu otlatmaya göndermesiydi. Bizim oralarda yaşam, çocuklar için erken başlar.
Evimizin etrafında, annelerinden yeni ayrılmış olan acemi kuzucukları zevkle otlatırken aklım okulumda kalırdı. 5 ya da 6 gün sonraydı sanırım; Annem kuzularımızı başka bir çocuğa emanet etmiş beni okula göndermişti.
Okula gittiğimde Kemal Cengiz öğretmenimin kızgın bakışlarıyla karşılaşmıştım ve öğlen paydosunda yanına çağırarak neden okula gitmediğimi sormuştu. Durumu öğrenince elimden tutarak evimize gelmiş ve anneme son derece sinirli bir ses tonuyla,  “Bak bacım, bu köyde birkaç çocuk benim için çok önemli ve eminim ki çok önemli yerlere geleceklerdir.
Senin çocuğun yetenekli bir çocuk, bir daha okula gelmezse eşine mektup yazar durumu bildiririm” diyerek tenkit etmişti. O diyalog benim kurtuluşum olmuş ve artık okul her şeyin üstünde yer almıştı benim için. Annem ikinci sınıftan itibaren köy camisinde verilen Kur’an kursuna da göndermiş ve ilkokulu bitirdiğimde Kur’an’ı Kerim’i de hatim etmiştim. Ortaokulu Karakurt ortaokulunda son derece başarılı bir şekilde bitirmiştim.3 yıl boyunca ilk yıl teyzemin evinde, 2 ve 3 yıl ise bir akrabamızın evinde okumuştum. Çocuğu olmayan, Lütfü ve Lütfiye ÖZDEMİR çifti ( ikisi de vefat etti) beni kendi çocukları gibi sevmiş ve benimsemişlerdi, bende onları ve çok şey borçlu olduğum bu insanları rahmetle anıyorum. Lise 1 sınıf (Endüstri Meslek Lisesi, Elektrik Bölümü) Sarıkamış’ta okumuş, sonra ayrılıp İzmir’e yerleşmiş ve Eğitimime orada devam etmiştim.
 
Recep ERGÜL çok sayıda albümlere imza atarak türkü severlerle gönül telinde buluştu. Recep ERGÜL Aşıklık geleneği üzerine, bilimsel - akademik araştırma ve incelemeler, derlemeler yaptı. Bu konularda çeşitli dergilerde makaleler yayınladı. Kongrelerde, sempozyumlarda bildiriler sundu. Çok sayıda panele konuşmacı olarak katıldı. Recep ERGÜL Hala Yön Fm de Radyo Postası programını hazırlayıp sunmaktadır. Yolun açık olsun sevgili Recep ERGÜL.
   
Yüreğindeki türkülerin lalını dile getiren, kendi suslarını güzel bir çığlığa dönüştüren Sevgili Recep ERGÜL; İyi ki varsın, iyi ki türkülerin lalını çözerek onları dile getiriyorsun, iyi ki seni tanıdık ve iyi ki Sarıkamışlısın.
 
         Sarıkamış ve Sarıkamışlı seninle gurur duyuyor, Recep ERGÜL!
Sadece Sarıkamış ve Sarıkamışlı değil, Tüm türkü severler seninle gurur duyuyor, Recep ERGÜL!!!
Yolun, Sarıkamış’ın berrak havası kadar açık, hedeflerinin bahtı, Sarıkamış’ın örtüsü kadar beyaz ve temiz olsun, sevgili Recep ERGÜL!!!
 
Dilek FIRAT
 
Yorumlar
Yeni Ekle
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Gürsoy Burma  - Emekçi sanatçı.   |02-08-2009 14:50:51
Recep Ergül yedi yaşına kadar türçeyi konuşamadığını kendisinden
dinlemiştim.Kendisini tanıyanlar ve radyo proğramını dinleyenleri bu konu
şaşırtır.Çünkü türkçeyi bu kadar güzel konuşan nadir insanlardan
biridir.Kendisi çok insancıl ve sevecendir.Yolun açık olsun RECEP ERGÜL

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."